40,2607$% 0.13
46,7252€% 0.08
4.320,96%0,56
7.017,00%0,27
27.981,00%0,27
Yazar Hüseyin Acarlar, “Gece Vardiyası -19” başlıklı analizinde, 1. Cihan Harbi sonrası İslam coğrafyasının sadece toprak değil, aynı zamanda zihin ve gelecek bağlamında da işgal edildiğini ileri sürüyor.
Gece Vardiyası -19-
SEVİYEYİ DÜŞÜRMEK Mİ? ŞİDDET DİLİNE YOK DEMEK Mİ? VE CEHALET ÇOK GÜZEL HERŞEYİ BİLİYORSUN ÖĞRETMENİM!
1. Cihan harbi sonrası ganimet paylaşımı sadece finansal sistemle sadece toprak kaybıyla neticelenip bitmedi. Savaş sonrası esas işgal başladı. İslam coğrafyasının zihin ve geleceği de işgal altına alındı. kurucu yönetici elit, Batılı modelin (pozitivist/seküler) ikamesine imkân sağlayacak boşluğu var etmek için medeniyetin taşıyıcı unsurlarını (ulema/mele/hoca/şeyh/üstad vs) toplum nezdinde kirletip itibarlarını yok etme yoluna gitti. Yüzyıldır Müslüman toplumlar, en büyük bedel olarak nesillerini/çocuklarını geleceklerini Batı medeniyetinin terbiyesine teslim ederek bedel ödüyorlar.
İslam coğrafyasının kalifiye nüfusu cephelerde eridi. Dil bağlamından koptu. Din İslam adıyla profanlaştırıldı. Yeni din anlayışlılarına istihdam edildi. Yazı dili değişti. Resmi tarihle hafızalar silindi. Kökleri ile bağları kopan nesiller, zihinsel Man kurtluğa açık hale geldi. Batı medeniyetinin saldırılarına direnebilecek unsurlar ya yok edildi ya da sindirildi. Beyan, Burhan, İrfan mektebi kapandı. Hikmetle bağ koptu.
Öznel düşünce yok oldu. Sürecin ilerleyen dönemlerinde İslam coğrafyasında ihtilaflar/fitneler kendi dilini üretti. İnsanı kamil mektebi İrfan/ tasavvuf; hokkabaz tarikatlara, Bilginin evi medreseler/burhan; fetva mukallitliğini aşamayan dergahlara Modern zamanların “İslamcı” hareketleri; batı travma ürünü felsefi ürünler üzerinden kafa karışıklığına temerküz etti. Bağlar kopuktu. Tekfir dili gelişti. İhtiyaç halinde şiddete açık kullanışlı hale geldi. Fotoğrafın bütününde devletler, kavmiyetler, milletler (Türk-Arap-Kürt-Fars) mezhepler (Şii-Sünni-Hanefi-Şafii-Selefi) çatışmacı halleriyle resim verdi. siyasi meseleler, itikadi problemler olarak sunuldu. İncir çekirdeği hükmünde olmayan meseleler, imani/itikadi meseleler gibi sunulup Müslüman kesimin öncüleri ile cumhuriyet sonrası toplumun arasına duvarlar örüldü.
Mezarlıklarda Kur’an okumasından, abdestsiz Kur’an okunup okunamayacağına, şeyh mürit ilişkilerinden mezar ziyaretlerine kadar birçok konu, Müslümanların kendilerinin düşünüp fark ettikleri, hayattan üremiş sorular/sorunlar değildi. Yiten nesillerini, kaybolan edeplerini, maruz kaldıkları zulmü, parçalanmışlığı, sömürüyü tartışamayan Müslümanlar şefaati, kerameti, türbeleri, evliyaları yıllarca tartıştılar.
Hindistan, Türkistan, Kırım, Belgrad, Üsküp, Selanik, Suriye, Filistin, Afganistan, Irak birer birer düşüp izzet ve şerefleri ayaklar altında çiğnenen Müslümanlar, suni gündemlerle büyülenip boğuldular.
Biten sadece medreselerin, tekkelerin, türbelerin ve onların hizmetlisi ulemanın, hocaların, şeyhlerin, müritlerin ve tasavvufilerin itibarı değildi. Onlarla birlikte bin dört yüz yıldır geliştirilen İslam Medeniyetinin çocuğu, nesli, aileyi, cemaati, toplumu terbiye etme, edep ve usul verme metotlarıydı.
Müslüman toplumlar, bırakın nesillerini nasıl yetiştireceklerini, koca medeniyetin varisleri nesillerini yetiştirmek için geliştirilmiş usul/yöntemin varlığını dahi unuttu. İngiliz deneyciliği, Amerikan ilerlemeciliği/pragmatizmi, Alman mantık ve akılcılığı, üzerine Fransız romantizmi aykırılık halinde İtalyan/Sicilya mafyacılığının dip kodlarıyla nesiller yetiştirildi, yetiştiriliyor. bu modelden sıyrılmak için geliştirilen alternatif okul/medrese yapıları da bu kapanı kırabilecek bilinçten uzak.
Ya tarihin bir vaktinde donup toplumdan kopmuş veya mevcut İngiliz sömürge eğitim modelinin içine Kur’an, Arapça, Siyer ve Fıkıh dersi eklediğinde İslam terbiyesi verdiğini sanan yapılar! kreş, ana sınıfı gibi kurumlarında Batılı yazarların çocuk eğitim kitaplarının tercümeleri okutulup uygulanıyor. Kişisel gelişim adı altında Hinduizm karamelli insan tanrısı safsatası… Bunları yapmazsak “başka ne yapacağız?” kelimesi, içerisine düşülen çaresizliğin ve şuursuzluğun itirafından başka bir şey değil.
Batı iki yüz yıldır ağacın dibini pozitivizm, hümanizm, materyalizm, sosyalizm, sekülerizm, konformizm, hedonizm gibi sular ile suluyor. Şimdilerde kendimiz hortum tutar olduk.
Tüm ağaç, dallar ve yapraklar bu fikirlerle beslenip büyüyor. Tüm dallar, tüm yapraklar etkilenmiş hastalanmış durumda. Doğu’nun çocukları, Batı medeniyetinin gayrı meşru çocukları olarak pkk, işid el kaide olarak batının isteklerine hizmet ediyor.
Şiddete müheyya bir ürün barış vad ediyor! Batı, insana, çevreye, vakte, aileye, paraya ve hatta ölüme bakış biçimlerini aynileştirdi. Kültürel zenginliklerini yitiren dünyada yeni nesillerin vakti ve parayı sarf etme biçimleri arasında fark kalmadı. Türk, Rus, Çin, Amerikan, Hintli veya Suudi gençlik her geçen gün birbirine daha çok benziyor.
Rusya ve Çin’in kapitalist ekonomi modeline teslim olup, Avrupa kapitalizminden de daha vahşi bir kapitalist modele geçmeleri, Batı medeniyetinin hayat tarzından başka bir modelin canlılığını koruyamadığını, diğerlerinin nostalji ya da tüketim ara nesnesi olarak var olduklarını ilan etmiş oldu. kendi kelimeleri ile konuşamayan, Gökyüzüne gözleri ile bakamayanlar yerli duruştan hamaset nutukları atıyor.
Tüm organları ile batılılaşmaya çalışan kim o zaman? Bunu meşru ve alternatifsiz gören yerel hükumetler toplumlarına bu öğretiyi dayatıyorlar.
Direnen yapılar önce yerel hükümetlerce sonra emperyalist blok tarafından param parça ediliyor. Bu zorla biçim vermenin ve Batı medeniyetini topluma dayatmanın getirdiği tüm arızi haller Müslüman topluluklarının akılsızlıklarına ya da geri kalmışlıklarına fatura edilerek Batı medeniyeti bu işlerde bigünah sayılıyor.
Batı, hegemonyasına aldığı yerlerde standart bir modeli, nesilleri eğitmek için dayatıyor. Batı medeniyetinin bilinçaltından üretilmiş bu modelin kendisi şiddet üretiyor. Kendi toplumlarındaki şiddet güçlü devlet yapıları ve sömürülen ülkelerden gelen servetin uyuşturucu etkisi ile bastırılabiliyor.
Ne yazık ki kendi köklerinden koparılıp cahilleştirilen toplumlar, gerek kendi ürettikleri gerekse Batının onlara transfer ettiği şiddeti ne uyuşturabilecek bir zenginliğe ne de baskılayabilecek güçlü devlet yapılarına sahipler.
2. Dünya Savaşı sonunda İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in “Avrupa insanı, yeryüzüne gelmiş en vahşi yaratıktır. Bizim görevimiz bir daha asla birbirlerini öldürme fırsatını onlara vermemektir” derken o ana kadar yeryüzünde yapılmış tüm savaşlarda ölen insan sayısının toplamından daha fazlasının öldüğü bir savaşın mensubu ve hatta müsebbibi olarak konuşmaktaydı.
Batı medeniyetine hayat veren Yahudi/Grek kültür, tanrıyı insanlaştıran-insanı tanrılaştıran bir alt bilinçten inşa ediliyor. Bazen eski Yunan’da olduğu gibi, tanrılara karşı mücadele ederek, insana tanrıların arasından ateş çalıyor, bazen Yahudilikte olduğu gibi, tanrıyı yere indirip güreşiyor, bazen Hıristiyanlarda olduğu gibi, insanlığın acılarını paylaşması için tanrıyı çarmıha geriyor.
Tanrı ile mücadelenin, tanrı ile rekabetin, insanın tanrılaşma gayretinin zihinlerdeki izdüşümleri üzerinden her şeyi bilenler olarak konuşmaya devam mı? Mevcut eğitim modelinde olduğu gibi, insanları tek bir model içinde hapsedip, tek doğruya yönlendirmek insanı ve fıtratı bozuyor. Ne yazık ki ordudan partilere, Tasavvufilerden, Selefilere, Türk milliyetçilerinden, Kürt milliyetçilerine kadar tüm yapılar Tanrı’nın makamında oturuyorlar.
Müntesiplerini tartışılmaz doğrulara yönlendirip, mutlak itaati, Hakk adına talep ediyorlar. Aynilerin birlikteliğine “cemaat” denilip, herkes cemaate çağrılıyor. Mü’min aynileşmeye, ayniliği çoğaltmaya çağrılıyor. Ancak ayniler zaten ayrılmadıklarından bir araya gelmeleri de (cemaat) mümkün olmuyor. Cem, cemaat ve Cuma’dan ancak farklılıklar bir araya geldiği zaman söz edilebileceği göz ardı ediliyor.
Kur’an-ı Kerim’de, “ben size Müslümanlar ismini seçtim” denmesi bu mantığın reddedilmesi ile ilişkili olsa gerektir. Kur’an ve ilk dönem Müslümanları, Muhammediler ya da Muhammed’in çocukları gibi isimlendirmeleri kabul etmediler. Allah (cc) veya Hz. Muhammed (sav) ile bir ilişki kurularak Hıristiyan ve Yahudilerin yapmış oldukları gibi, kendilerini Allah’ın temsilcileri/sevdikleri ilan edip kibri meşrulaştırma yolunu tercih etmemiş, kıymetli olanın toplumda selam sahibi/Müslüman (toplumun emniyet, güven, selamet bulduğu sıfatlara sahip) olanlardır fikrine sadık kalmışlardır.
Ne yazık ki “Müslüman” kelimesi artık bir ahlak ve erdem sahibi olmanın ismi, yani bir sıfat değil, “bizim gruba dahil olanların” ismi olmuştur. Bu mantığa eleştiri olsa gerek ki Kur’an’da döndürüle dolandırıla konu hep büyüklenmeye (kibir) getirilir. Neredeyse tüm uzun surelerde kendilerini bir sebeple özel, farklı, yüce görenler eleştirilir. En iyisi burada bir es…
Hüseyin Acarlar
16/10/2023
İktisat Yazarı Acarlar’dan 11 Eylül Analizi: Sigorta Hukukunda “Olay Başına” Tartışması
1
“Ali Şen Yazdı: Şanlıurfa Trafiğinde ‘Gösteri Siyaseti’ Dönemi Bitti mi?”
3
Mehmet Sebih Altun Yazdı: Aydınlığın Sınandığı Yerde Gölgeler Ne Anlatır?
4
Ali Şen: Şanlıurfa’daki Öğretmen Açığı
5
Mehmet Sebih Altun Yazdı: BİSMİL, KORTİKTEPE VE TURİZM